Bazı günler vardır; takvimde sıradan bir tarih gibi görünür ama hafızada eşik olur. 28 Şubat 1997, işte öyle bir eşikti. Tanklar sokaklardan geçti, ama asıl yürüyen gölgeydi: siyasetin, hayatların ve fırsat eşitliğinin üzerinde dolaşan, görünmez ama ağır bir gölge. Bu gölge, Millî Güvenlik Kurulu toplantısından çıkan kararlarla şekillendi. Parlamento vardı ama etkisizdi. Hükümet görevdeydi ama nefesi ölçülüyordu. Adı “süreç” oldu; etkisi ise doğrudan müdahale kadar sertti.
1990’ların Türkiye’si kırılgandı. Ekonomik istikrarsızlık, güvenlik kaygıları, kimlik tartışmaları… 1996’da kurulan Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah–Yol hükümeti bir kesim için sandığın tecellisiydi, başka bir kesim için rejimin kırmızı çizgilerine yaklaşmaktı. Buraya kadar tartışma meşrudur. Sandığın sınırları konuşulabilir. Anayasal ilkeler savunulabilir. Ama şu soru kaçınılmazdır: Sandığın sınırını kim çizer? Ve o sınırı çizen, kendini kime karşı sorumlu hisseder?
28 Şubat’ta silah konuşmadı denir. Doğru. Ama bürokrasi konuştu, medya konuştu, yargı konuştu, sermaye konuştu. Eğitim sistemi üzerinden en derin müdahale yapıldı. Başörtüsü yasağıyla üniversite kapılarında genç kadınlar durduruldu; bu hafızaya kazındı. Ama katsayı uygulamasıyla yalnızca imam hatiplerin değil, tüm meslek liselerinin önü kesildi. Endüstri meslek liseleri, teknik liseler, ticaret liseleri… Bu ülkenin alın teriyle okuyan çocukları, “yanlış okulda okudukları” için cezalandırıldı. Ve ne gariptir ki, bu kesimler sessiz kaldı; tarih çoğunlukla sadece imam hatiplileri hatırladı.
Durup sormak gerekir: Laikliği koruma iddiasıyla bir torna tezgâhının başında yetişen gencin üniversite hayali neden budandı? Elektrik teknisyeni olmak isteyen bir öğrencinin mühendisliğe uzanan yolu niçin kapatıldı? Rejimi savunmak için emeğin önüne set çekmek hangi zihniyetin ürünüdür? Yoksa mesele sadece ideolojik değil, toplumsal hareketliliği kontrol etme arzusu muydu?
28 Şubat’ın en az konuşulan ama en kalıcı yarası buradadır. Çünkü müdahale yalnızca bir inanç grubuna değil, emeğiyle yükselmeye çalışan geniş bir toplumsal kesime dokundu. Katsayı bir güvenlik tedbiri değil, sosyal mühendislik aracına dönüştü. Devlet, “sen burada kal” dedi. Yukarı çıkma ihtimali ise risk sayıldı.
Bu nedenle 28 Şubat’ı sadece laiklik ekseninde okumak eksiktir. Bu süreç, aynı zamanda kimlerin yükselebileceğine karar verme cüretiydi. Demokrasi tam da burada yara aldı. Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir; fırsat eşitliğidir. Yolun başında kapıları eşit açabilmektir.
Elbette 28 Şubat açık biçimde demokratik düzene müdahaledir ve net biçimde kınanmalıdır. Hukuk, güçle hizalandığında adalet olmaktan çıkar. Sandığın üzerinde konumlanan her yapı, hangi gerekçeyi kullanırsa kullansın, meşruiyet üretmez; yalnızca korku üretir.
Ama asıl mesele şudur: Bu müdahaleyi mümkün kılan sadece belli aktörler miydi, yoksa kökleri daha derine uzanan bir zihniyet miydi?
Bir zihniyet ki topluma yukarıdan bakmayı doğal görür.
Bir zihniyet ki “senin için en doğrusunu ben bilirim” demeyi görev sayar.
Bir zihniyet ki sandığı yeterli bulmaz; toplumu biçimlendirilmesi gereken bir alan olarak görür.
Tanklar kışlaya döner.
Katsayı kaldırılır.
Yasaklar değişir.
Ama eğer o zihniyet değişmezse, yöntem sadece biçim değiştirir.
Dün güvenlik gerekçesiyle kapatılan kapı, yarın başka bir gerekçeyle kapanır.
Dün katsayıyla çizilen sınır, yarın başka bir düzenlemeyle çizilir.
28 Şubat’ı gerçekten aşmak, aktörleri tasfiye etmekle değil; vesayetçi düşünme biçimini reddetmekle mümkündür.
Çünkü demokrasi, kim olursa olsun hiç kimsenin kendini toplumdan daha üstte görmemesidir.
Ve tehlike tam da burada başlar:
Bir zihniyet, kendini denetlenemez gördüğü an.