İş Güvenliği Günlüğü

Ekranların Ardındaki Mesai ve Sınırların Arafı

Eskiler, "Taş yerinde ağırdır" der; mekânın, işin ve insanın birbiriyle hemhal olduğu o düzeni tanımlamak için. Yüzyıllardır çalışma dediğimiz eylem, fiziki bir eşikten atlamakla başlardı: Fabrika kapısından içeri girmek, dükkânın kepengini kaldırmak yahut ofisteki masaya oturmak...

Eskiler, "Taş yerinde ağırdır" der; mekânın, işin ve insanın birbiriyle hemhal olduğu o düzeni tanımlamak için.

Yüzyıllardır çalışma dediğimiz eylem, fiziki bir eşikten atlamakla başlardı: Fabrika kapısından içeri girmek, dükkânın kepengini kaldırmak yahut ofisteki masaya oturmak...

O eşik geçildiğinde mesai başlar, dışarı çıkıldığında ise hayatın kendi ritmi devreye girerdi. Oysa günümüzde evlerimizin salonları birer ofise, cebimizdeki telefonlar bitmek bilmeyen bildirim alanlarına dönüştü.

İş ile yaşam arasındaki o kadim sınır, ekranların soğuk ışığı altında yavaş yavaş silindi.

​Tam da bu belirsizliğin göbeğinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın geçtiğimiz günlerde Resmî Gazete’de yayımladığı Uzaktan Çalışma Yönetmeliği değişikliği imdadımıza yetişti.

Yeni düzenlemeyle artık hibrit çalışma modelleri mevzuata resmen girdi; çalışanın ne zaman ekranda, ne zaman ofiste olacağı, mesai saatlerinin ve iletişim kanallarının iş sözleşmesinde tek tek yazılması zorunlu kılındı.

Zira "Bıçak yara açar, söz yarayı sarar" derler ama belirsiz sözleşmeler iş hayatında en derin yaraları açıyordu.

​Peki, mevzuat değişti diye ekran başındaki o görünmez yük hemen hafifledi mi?

Asıl çetin mesele tam da burada başlıyor: Uzaktan çalışmada fazla mesainin ispatı.

Evinden çalışan bir insanın "Aralıksız çalıştım" çığlığı ile işverenin "Kendi saatini kendi yönetti" savunması yargı önünde karşı karşıya geliyor.

Ne var ki Yargıtay’ın bu konuda benimsediği yaklaşım son derece net ve yol gösterici: (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 10.07.2023 T., E. 2023/10607, K. 2023/11216).

Yüksek Mahkeme; uzaktan çalışmada kuru bir tanık beyanıyla fazla mesainin kabul edilemeyeceğini, ancak e-posta gönderim saatleri, log kayıtları, sistem erişim süreleri ve dijital izlerin somut delil oluşturduğunu belirtiyor. Yani yazılı ve dijital belge varsa, işçinin emeği "Söz uçar yazı kalır" ilkesince güvence altına alınıyor.

​Fransız sosyolog Alain Ehrenberg’in dikkat çektiği "kendinin girişimcisi olma" baskısı, evden çalışan her bireyin omuzlarına ekstradan bindi.

Gece yarısı gelen bir e-postaya veya haftasonu düşen bir WhatsApp mesajına yanıt vermemek, sanki işini aksatmakmış gibi hissettiriliyor.

İşte batı dünyasında "Right to Disconnect" yani "Ulaşılmama Hakkı" olarak tanımlanan bu insani ihtiyaç, bizim hukukumuzun da kapısını çalıyor.

İşçinin mesai bittiğinde dijital şalteri kapatma hakkı yoksa, orada esnek çalışma değil, esaret var demektir.

​"Dereyi geçene kadar ayıya dayı demek" günü kurtarabilir belki ama uzun vadede adaleti tesis etmez.

Ne işçi "nasıl olsa evdeyim" diyerek mesaisini suistimal etmeli ne de işveren "bir tıkla ulaşıyorum" kolaycılığıyla çalışanın dinlenme hakkını gasbetmelidir.

Bakanlığın yaptığı son yönetmelik değişikliği bu dengenin hukuki zeminini hazırlarken, yargının hassas terazisi de dijital çağda emekten yana adaleti tecelli ettirmek zorundadır.

Biliyoruz ki, çalışma saatlerinin netleşmediği, dinlenmenin lüks sayıldığı bir sistemde ne verim kalır ne de insani onur.

Yayın Tarihi
29.09.2026
Bu makale 124 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Arama Yap!