İş Güvenliği Günlüğü

Halı Sahada Kalp Krizi ve İşveren Kusuru

Geçenlerde bir şirketin düzenlediği halı saha maçında kalp krizi geçirip hayatını kaybeden çalışanın ölümü yargı tarafından iş kazası sayılmış, bilirkişi işverene %60, çalışana %20 kusur vermiş ve %20 kaçınılmazlık ilkesi uygulamış.

Geçenlerde bir şirketin düzenlediği halı saha maçında kalp krizi geçirip hayatını kaybeden çalışanın ölümü yargı tarafından iş kazası sayılmış, bilirkişi işverene %60, çalışana %20 kusur vermiş ve %20 kaçınılmazlık ilkesi uygulamış.

Dışarıdan veya bir işveren gözüyle bakıldığında "Mesai saatleri dışında, arkadaşlarıyla top oynarken geçirilen kalp krizi nasıl iş kazası olur, işverenin bunda ne suçu var?" tepkisi son derece anlaşılır ve ilk bakışta "saçma" geliyor.

Ancak iş hukuku ve Yargıtay içtihatlarının derinliğine indiğimizde, bu durumun ardında yatan yasal mantığı ve mantıksızlıkları görünce olayın boyutu değişiyor.

​Haberlere konu olan bu olayın altındaki yorumlara baktım; kamuoyu şaşkın, işverenler tepkili. "Akşam saatinde halı sahada top oynayan adama işveren nasıl dikkat etsin?" diyen de var, "İşverene yüklenmek için yer aranıyor" diyen de. İlk bakışta haksız da sayılmazlar. Bir insanın halı sahada kalp krizi geçirmesiyle patronunun ne ilgisi olabilir?

​İşte burada Türk iş hukuku ve Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (5510 Sayılı Kanun, Madde 13) olaya bakış açısı ile sahadaki mantık karşı karşıya geliyor.

​Hukuki taraftan bakarsak, mantık şöyle işliyor:

​Eğer o maçı şirket düzenlediyse, servis kaldırdıysa, formaları yaptırdıysa ya da katılımı bir şekilde "şirket içi sosyal etkinlik/aidiyet" adı altında teşvik ettiyse; kanun bunu "işverenin yürüttüğü iş nedeniyle veya işverenin emri/organizasyonu altında geçen zaman" kapsamına sokuyor.

​Bizim mevzuatımızda bir olayın iş kazası sayılması için illa şantiyede başınıza taş düşmesi gerekmiyor. İşverenin yetki ve etki alanında gerçekleşen, işçinin bedensel veya ruhsal bütünlüğünü bozan her beklenmedik olay, kalp krizi dahil, iş kazası tanımına giriyor.

​İşin en tartışmalı yeri işverene illiyet bağından dolayı %60 kusur verilmiş olması. Yargı burada işverene şu soruları soruyor: "Bu organizasyonu yaparken çalışanların sağlık durumunu gözettiniz mi? Periyodik sağlık taramalarında ağır eforda bulunamayacak kişileri uyardınız mı? Sahada bir ilk yardım görevlisi veya defibrilatör (şok cihazı) var mıydı?"

​Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne, yani "sahadaki acı gerçekliğe"...

​Bir iş güvenliği ve iş hukuku uzmanı olarak bana sorarsanız; kanunun ruhu ile hayatın akışı arasındaki en büyük kopuşlardan biri tam olarak burada yaşanıyor.

​Şirket moralsiz çalışanlarına bir motivasyon etkinliği düzenlemek istiyor. Bir halı saha maçı organize ediliyor. İşveren iyi niyetle bir sosyal alan açmaya çalışırken, bir anda ağır bir hukuki ve cezai sorumluluk zincirinin içine çekiliyor.

İşveren "Ben nereden bileyim adamın damarlarının tıkalı olduğunu?" derken, yargı "Organizasyonu sen yaptıysan önlemini de sen alacaktın" diyor.

​Buradaki temel problem; "İş kazası tespiti" ile "Kusur sorumluluğu" kavramlarının birbirine karıştırılmasıdır.

​Bir olayın SGK mevzuatı gereği yani ailenin yetim aylığı alabilmesi, sosyal güvenlik imkanlarından faydalanabilmesi için teknik olarak "iş kazası" sayılması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir, buna bir itirazımız olamaz.

Fakat işverene %60 gibi ağır bir kusur yüklemek, olayın doğasındaki biyolojik ve kişisel faktörleri göz ardı etmek demektir.

Eğer siz bir halı saha maçında geçirilen kalp krizinde işvereni %60 kusurlu bulursanız, yarın hiçbir şirket çalışanına piknik düzenleyemez, yemek organizasyonu yapamaz, hatta şirket gezisi bile düzenleyemez hale gelir.

İşverenler, hukuki risk almamak adına tüm sosyal etkinlikleri bıçak gibi kesmek zorunda kalır. 

​Sonuç olarak; iş hukuku, kaza oluştuktan sonra "günah keçisi" bulma sanatı değildir. Kalp krizini doğrudan işverenin ihmali gibi gösteren içtihatlar, iş sağlığı ve güvenliğini bir "kültür" olmaktan çıkarıp, işverenleri sadece kendilerini korumaya odaklanan defansif bir bürokrasiye hapseder.

​Bizim ihtiyacımız olan şey; çalışanın zarar görmediği, mağdur olmadığı, işverenin hayatın olağan akışına aykırı sorumluluklarla ezilmediği, dengeli ve gerçekçi bir yaklaşım.

Aksi takdirde, kağıt üstünde herkesi korumaya çalışırken sahadaki samimiyeti ve sosyal hayatı tamamen kaybetme noktasına geliriz.

​Nitekim bu olayda şöyle bir gelişme yaşandı; Yargıtay, alt mahkemenin ve bilirkişinin kusur oranlarını belirleme şeklini hatalı bularak kararı bozdu. Yüksek Mahkeme; kişisel sağlık durumu, yaşam tarzı, genetik faktörler, sigara kullanımı ve iş yeri koşullarının bir bütün olarak değerlendirilmesini istedi ve yeni kusur raporunun kardiyolog ile A sınıfı iş güvenliği uzmanlarından oluşan karma bir heyetçe hazırlanmasına karar verdi.

Yayın Tarihi
21.09.2026
Bu makale 102 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Arama Yap!