Takdir edilen ömrün, vakit dolduğunda sebep ne olursa olsun tecelli edeceğini anlatmak için "Ecel geldi Cihana, baş ağrısı bahane" derler.
Ancak hukuk düzeni, ölümün arkasındaki sebepleri ve sorumluları ayırt ederken çok daha hassas ve iki katmanlı bir terazi kullanır.
Bir çalışanın görev yaptığı esnada üçüncü bir kişinin husumeti sonucu hayatını kaybetmesi, ilk bakışta derin bir çelişki gibi görünen ama doktrinin en ince ayrımını barındıran bir uyuşmazlığı gündeme getirir.
Yaşanan somut olayda bir çalışan, çalıştığı mekânda mesaisini sürdürürken, aralarında kişisel husumet bulunan dıişarıdan bir şahsın silahlı baskınına uğrar ve olay yerinde hayatını kaybeder.
Yargı organlarının önüne gelen bu acı vakada, hukuki nitelendirme adeta iki ayrı pencereden yapılır ve ilk bakışta kafa karıştıran bir tablo ortaya çıkar:
Bir yanda Sosyal Güvenlik Hukuku penceresi durmaktadır.
5510 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca; olay sırf işyerinde meydana geldiği için SGK yönünden iş kazası kabul edilir ve vefat eden çalışanın geride kalan hak sahiplerine ölüm aylığı bağlanır.
Zira Sosyal Güvenlik Hukuku, illiyet bağı aramaz; koruyucu ve sosyal bir kalkan olarak olayın "fiziken gerçekleştiği yere" bakar.
Diğer yanda ise İş Hukuku ve İşverenin Tazminat Sorumluluğu penceresi yer alır.
Yargıtay’ın sarsılmaz içtihatlarına göre, işverenin tazminat ödemekle yükümlü tutulabilmesi için olay ile işverenin gözetme borcu arasında somut bir illiyet bağı kurulmalıdır (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2019/3102, K. 2020/1412).
Yüksek Mahkeme; dışarıdan gelen husumetli bir kişinin gerçekleştirdiği kasti ve silahlı saldırıda, işverenin alabileceği makul bir önlem bulunmadığını, olayın işin yürütümüyle hiçbir ilgisinin olmadığını belirterek illiyet bağının kesildiğine hükmeder. Dolayısıyla işveren, tazminat sorumluluğundan muaf tutulur.
Fransız ceza ve sorumluluk hukukçusu Henri Donnedieu de Vabres’in belirttiği gibi;
"Hukuki sorumluluk, öngörülebilir ve önlenebilir risklerin yönetimine dayanır; işvereni her türlü üçüncü kişi kastının mutlak kefili kılmak adaletin özünü sakatlar."
İş yerini korumak işverenin borcudur ama bir çalışanın kişisel husumetlisi tarafından hedef alınması, işverenin denetim yetkisini ve makul önlem kapasitesini aşan "mücbir sebep" niteliğinde bir dış etkendir.
Netice itibarıyla yüksek yargı; bir olayın aynı anda "SGK bakımından iş kazası" sayılması ile "İşverenin tazminat sorumluluğuna yol açmaması" arasındaki o ince çizgiyi çekerek mükemmel bir hukuki denge kurmuştur.
Sosyal devlet geride kalan mağdurları koruma altına alırken, ceza ve tazminat hukuku ise kusuru ve önlenebilirliği olamayan işverene haksız bir fatura kesilmesini engellemektedir.
Zira adalet, sadece mağduriyetin büyüklüğüne göre değil, sorumluluğun hakiki sınırlarına göre dağıtıldığında gerçek anlamına kavuşur.