İş Güvenliği Günlüğü

Dijital Gölgeler ve Görünmeyen Prangalar

Emek ile ekmek arasındaki o kadim akdi anlatmak için eskiler, "Kul kula sığınır, hakka sığınır gibi" der. İnsanoğlu tarih boyunca alnının teriyle rızkının peşine düşmüş, işverenin kapısını hem bir ekmek kapısı hem de adalet beşiği bilmiştir.

Emek ile ekmek arasındaki o kadim akdi anlatmak için eskiler, "Kul kula sığınır, hakka sığınır gibi" der.

İnsanoğlu tarih boyunca alnının teriyle rızkının peşine düşmüş, işverenin kapısını hem bir ekmek kapısı hem de adalet beşiği bilmiştir.

Ancak devir değişti, devran döndü. Bir zamanlar fabrika bacalarının dumanıyla, daktilo tıkırtılarıyla ölçülen mesailer, bugün avucumuzun içindeki o küçücük ekranlara, bir tıkla dünyayı ayağımıza getiren akıllı cihazlara sıkıştı.

Ne var ki bu dijital dönüşüm, görünmez prangalar ve derin bir gözetim arzusunu da beraberinde getirdi.

​Bugün iş hayatında en çok yıpranan şey, belki de insan olmanın en temel hakkı: Mahremiyet.

İşverenin denetim yetkisi ile işçinin özel hayatının sınırları arasındaki o ince çizgi, adeta bir bıçak sırtına dönüştü. "Gözden uzak olan gönülden de uzak olur" derler ama günümüz iş dünyasında gözden uzak olsanız da dijital ayak izlerinizle her an mercek altındasınız.

E-postalar, WhatsApp yazışmaları, mesai saatindeki bir sosyal medya paylaşımı ya da kapalı bir grupta içinizi dökmeniz!

Hepsi birer delil dosyasına dönüşmek üzere sessizce pusuda bekliyor.

​Aynı Fransız düşünür Michel Foucault’nun panoptikon hapishanesi modelindeki gibi; mahkûmlar her an izlendiklerini bildikleri ya da öyle hissettikleri için kendi kendilerinin gardiyanı olurlar. Filozof, panoptikonu sadece bir hapishane olarak görmez, ona göre modern toplumlar da (okullar, hastaneler, fabrikalar) insanları sürekli denetleyen birer panoptik sistemdir.

İşte modern plazalarda veya evdeki çalışma masalarında yaşanan tam olarak budur.

İşçinin kelimeleri, hissiyatı, sitemi dijital birer iz bırakırken; işveren bu izleri takip etmeyi bir "hak" sayıyor. Oysa unutulmamalıdır ki, bir insanın ekmeğini vermek, onun ruhuna, hürriyetine ve haberleşme özgürlüğüne el koyma hakkını kimseye tanımaz.

“Çizmeyi aşmak” deyimi tam da burada karşılık buluyor; işverenin yönetim hakkı, Anayasa ile güvence altına alınan özel hayatın gizliliği duvarına çarptığı an durmak zorundadır.

​Yargı mercilerinin ve Yargıtay’ın son dönem kararlarındaki o hassas terazi de tam olarak bu noktayı işaret ediyor. Nitekim yüksek mahkeme, kendisine tahsis edilen şirket telefonundaki WhatsApp yazışmaları izinsiz incelenerek işten çıkarılan bir çalışanın davasında son derece net bir ilke ortaya koymuştur (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 12.01.2026 T., E. 2025/9161, K. 2026/2).

Yargıtay; cihazın mülkiyeti işverene ait olsa dahi, çalışanın rızası ve ön bilgilendirmesi olmaksızın kişisel mesajlarının okunup fesih gerekçesi yapılamayacağını, aksi tutumun özel hayatın gizliliğini ihlal edeceğini vurgulayarak emsal bir karara imza atmıştır.

​Kısacası yüksek mahkeme işverene adeta şunu söylüyor: "Saman altından su yürütür gibi" gizlice işçinin mesajlarını okuyamaz, mahremiyetini ihlal edemezsiniz. Bir denetim yapılacaksa, bunun kuralları baştan koyulmalı, işçiye şeffafça bildirilmeli ve hepsinden önemlisi ölçülülük ilkesi çiğnenmemelidir.

Sırf bir anlık sitemi veya mesai dışı bir yazışması yüzünden yılların emeğini bir kalemde silip atmak, "Kaş yapayım derken göz çıkarmak" değil de nedir?

​Netice itibarıyla, teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken insani değerlerimizi ve hukukun evrensel ilkelerini yutmamalıdır.

Bir işçi, ekmeğini kazanırken dijital bir gölgenin altında ezilmemeli; işveren de denetim yetkisini bir tahakküm aracına dönüştürmemelidir.

Çünkü biliyoruz ki, güvenin olmadığı yerde verim, adaletin olmadığı yerde huzur filizlenmez.

Yayın Tarihi
27.09.2026
Bu makale 180 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Arama Yap!