I. Kavramın Hukuki Niteliği Üzerine...
"Hayatın olağan akışı" kavramı hakkında yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, kavramın hukuki niteliği konusunda yeterli ayrım yapılmamasından kaynaklanmaktadır.
Uygulamada aynı ifade bazen "delil", bazen "fiilî karine", bazen "tecrübe kuralı", bazen de "gerekçe" gibi kullanılmaktadır. Oysa bu kavramların her biri farklı hukuki işlevlere sahiptir.
Bu nedenle öncelikle şu soruya cevap verilmelidir:
"Hayatın olağan akışı" hukuken tam olarak hangi kategoriye girmektedir?
Hukuk normlarına göre, bu soruya verilecek ilk cevap şudur:
"Hayatın olağan akışı" tek başına bir delil değildir.
Delil; maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına katkı sağlayan ve yargılamada denetlenebilir nitelik taşıyan bilgi kaynağıdır.
Bir kamera kaydı delildir.
Bir HTS kaydı delildir.
Bir bilirkişi raporu delildir.
Bir tanık anlatımı delildir.
Buna karşılık "hayatın olağan akışı" doğrudan bilgi üreten bir kaynak değildir.
O, mevcut bilgi ve delillerin nasıl değerlendirileceğine ilişkin bir düşünme yöntemidir.
Bu nedenle "hayatın olağan akışı"nın delil olarak nitelendirilmesi, kavramın hukuki işlevini doğru yansıtmamaktadır.
Tecrübe Kuralı ile Karıştırılan Bir Kavram
Öğretide "hayatın olağan akışı" çoğu zaman "tecrübe kuralları" ile birlikte ele alınmaktadır.
Gerçekten de her iki kavram arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır.
Tecrübe kuralları, uzun yıllar boyunca tekrar eden olaylardan elde edilen genel gözlemlere dayanır.
Örneğin;
- Islak zeminin kaygan olabileceği,
- Kırılan camın kesici özellik taşıdığı,
- Yoğun yağışın görüş mesafesini azaltabileceği,
gibi değerlendirmeler geniş ölçüde ortak yaşam deneyimlerine dayanır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır.
Tecrübe kuralı, somut olay hakkında doğrudan hüküm vermez.
Yalnızca olayın değerlendirilmesinde kullanılabilecek genel bir bilgi sağlar.
Dolayısıyla;
Tecrübe kuralı, sonucun kendisi değil; sonuca ulaşırken kullanılan yardımcı değerlendirme aracıdır.
Çoğunlukla "hayatın olağan akışı" da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Fiilî Karine ile Aynı Şey midir?
Kavramın en çok karıştırıldığı alanlardan biri de fiilî karinelerle olan ilişkisidir.
Fiilî karine, bilinen bir olgudan hareketle bilinmeyen başka bir olgu hakkında çıkarım yapılmasını ifade eder.
Örneğin;
kişinin olay yerinden kaçması,
delilleri yok etmeye çalışması,
kimliğini gizlemesi gibi olgular, tek başına suçun işlendiğini göstermez; ancak diğer delillerle birlikte değerlendirildiğinde belirli sonuçlara ulaşılmasına katkı sağlayabilir.
İşte burada önemli bir metodolojik ayrım ortaya çıkmaktadır.
Fiilî karine, belirli somut olgulardan hareket eder.
"Hayatın olağan akışı" ise çoğu zaman genel yaşam deneyimlerinden hareket eder.
Her iki yöntemde de çıkarım bulunmaktadır; ancak çıkış noktaları aynı değildir.
Bu nedenle kavramların birbirinin yerine kullanılması isabetli görünmemektedir.
Asıl Sorun Nerede Başlamaktadır?
Tartışmanın düğüm noktası, "hayatın olağan akışı"na başvurulması değildir.
Asıl sorun, bu kavramın bazen açıklanması gereken sonucu açıklayan gerekçe yerine kullanılabilmesidir.
Bir mahkeme kararında yalnızca;
"Bu savunma hayatın olağan akışına uygun değildir." denilmesi, tek başına yeterli bir gerekçe oluşturmaz.
Çünkü bu ifade şu soruların hiçbirine cevap vermez:
- Hangi deneyim kuralı esas alınmıştır?
- Bu kuralın somut olayla bağlantısı nasıl kurulmuştur?
- Dosyadaki hangi deliller bu değerlendirmeyi desteklemektedir?
- Alternatif açıklamalar neden kabul edilmemiştir?
Bu sorular cevaplanmadığında "hayatın olağan akışı" bir gerekçe olmaktan çok, gerekçenin yerine geçen soyut bir kalıp hâline gelebilir.
Yaklaşım...
Bu makale, "hayatın olağan akışı"nı hukuk sisteminden çıkarılması gereken bir kavram olarak görmemektedir.
Aksine, deneyim kurallarının yargısal muhakemenin doğal bir parçası olduğu kabul edilmektedir.
Ancak şu metodolojik ilkenin korunması gerektiği aşikardır.
Hayatın olağan akışı, ulaşılan sonucu ilan eden bir cümle değil; ulaşılan sonucun neden makul görüldüğünü açıklayan, denetlenebilir ve somut delillerle desteklenmiş bir muhakeme sürecinin parçası olmalıdır.
Başka bir ifadeyle, hukuk açısından belirleyici olan husus "hayatın olağan akışı"na atıf yapılması değil; bu atfın hangi olgulara, hangi deneyim kuralına ve hangi delil bütününe dayanılarak kurulduğunun açıkça gösterilmesidir. Yani bu kavram tam olarak neyle tahkim edilecektir.
Tamda hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği gerekçelendirme yükümlülüğü de tam olarak burada başlamaktadır.
#CezaMuhakemesi #DelilHukuku #HukukDevleti #AdilYargılanma #GerekçeliKarar #AnayasaMahkemesi #Yargıtay #HukukMetodolojisi #Hukuk #AkademikÇalışma