Instead of economy being embedded in social relations, social relations are embedded in the economic system.”
(Ekonominin toplumsal ilişkiler içine gömülü olduğu düzenin yerini, toplumsal ilişkilerin ekonomik sistemin içine gömüldüğü bir düzen almıştır.)
Karl Polanyi, The Great Transformation, 1944, p. 57 - “Embedded Teory – Gömülülük Teorisine”atıfla.
…..
“Ceteris paribus…”
İktisat literatüründe özellikle teorik ve matematiksel modellerin açıklanmasında sıkça kullanılan bu Latince ifade, “diğer şartlar sabitken” anlamına gelir. İktisadi bir ilişkiyi daha anlaşılır hâle getirmek, değişkenler arasındaki bağı izole etmek ve belirli bir kavramı formel bir çerçeve içerisinde tanımlamak açısından önemli bir yöntemdir.
Ancak gerçek hayat, iktisat kitaplarının sayfalarındaki modeller kadar durağan değildir.
Özellikle serbest piyasa ekonomisini ve bu sistem içerisinde ortaya çıkan iktisadi davranışları değerlendirirken “diğer şartların sabit olduğu” varsayımını yapmak, teorik açıdan mümkün olsa da pratikte oldukça sınırlı bir açıklama gücüne sahiptir. Çünkü piyasalar yalnızca fiyatlardan, arz ve talepten veya faiz oranlarından ibaret değildir. İnsan davranışları, beklentiler, siyasal kararlar, jeopolitik gelişmeler, teknolojik dönüşümler, küresel sermaye hareketleri ve toplumsal psikoloji aynı anda piyasaların yönünü etkileyebilir.
Karl Polanyi, The Great Transformation (Büyük Dönüşüm) adlı eserinde tam da bu noktaya “Gömülülük Teorisi” ile dikkat çeker. Polanyi'nin yaklaşımında ekonomi, toplumdan bağımsız ve kendi kuralları içerisinde hareket eden mekanik bir alan değildir. Piyasa düzeni, siyasal kurumlarla, toplumsal ilişkilerle ve tarihsel koşullarla birlikte şekillenir. Dolayısıyla iktisadi hayatı yalnızca soyut modeller üzerinden okumak, toplumun gerçekliğini gözden kaçırma riskini beraberinde getirir.
Bugün yaşanan gelişmelere baktığımızda bu gerçeği yeniden hatırlamak gerekiyor.
Son günlerde borsa ve yatırım araçları üzerinden ortaya çıkan kriz ve tartışmalar, yalnızca finansal piyasalarda yaşanan teknik bir dalgalanma olarak görülmemelidir. Milyarlarca dolarlık yatırım büyüklüğünü ve yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren bir süreçten söz ediyoruz. Sermaye Piyasası Kurulunun bazı fonlara ilişkin tasfiye kararları ve krize ilişkin soruşturma kapsamında bazı kişi ve şirketlerin mal varlıklarına yönelik tedbirler, meselenin yalnızca bireysel yatırım kararları çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini de göstermektedir.
Yaşanan gelişmelerin arka planında manipülatif işlemler, likiditesi düşük hisselerde fiyat hareketlerinin olağan dışı biçimde yönlendirilmesi, temerrüt ve likidite sorunları ile teminatsız borçlanma gibi çeşitli unsurların bulunduğu ileri sürülmektedir. Bunların her biri, finansal piyasanın ne kadar karmaşık ve birbirine bağlı bir yapı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Tam da burada iktisat literatüründe ve finansal piyasalarda zaman zaman kullanılan ilginç bir gösterge karşımıza çıkıyor: “Shoeshine Boy Indicator”, yani “Ayakkabı Boyacısı Göstergesi”.
Bu yaklaşımın popüler anlatısı, 1929 Büyük Buhranı öncesine uzanır. Rivayete göre Joseph P. Kennedy, 1929 yılında ayakkabılarını boyatırken ayakkabı boyacısı bir çocuğun kendisine hisse senedi tavsiyeleri verdiğini fark eder. Kennedy, piyasayla profesyonel olarak ilgilenmeyen, hatta finansal eğitim sahibi olmayan bir kişinin dahi yatırım tavsiyesi verecek kadar borsaya ilgi göstermesini, piyasadaki aşırı iyimserliğin bir göstergesi olarak yorumlar.
Bu anlatının tarihsel ayrıntılarının ne ölçüde doğrulanabildiği ayrıca tartışmalıdır. Ancak hikâyenin iktisadi düşünce açısından taşıdığı anlam oldukça güçlüdür.
Çünkü burada asıl mesele ayakkabı boyacısı değildir.
Asıl mesele, piyasa hakkında konuşan insanların niteliği ile piyasanın genel havası arasındaki ilişkidir.
Bir yatırım aracına ilişkin bilgi toplumun çok geniş kesimlerine yayıldığında ve insanlar yeterli bilgiye, analize veya risk değerlendirmesine sahip olmadan yalnızca başkalarının kazançlarını görerek piyasaya yönelmeye başladığında, finansal piyasalarda “herkes kazanıyor” algısı oluşabilir. Oysa finansal piyasalarda herkesin aynı anda ve sürekli kazanması mümkün değildir. Bir yerde fiyatların gerçek ekonomik değerlerden kopması, beklentilerin aşırı şişmesi veya risklerin görünmez hâle gelmesi söz konusu olabilir.
İşte “ayakkabı boyacısı göstergesi” bu psikolojik eşiğe dikkat çeker.
Bugün açısından bakıldığında mesele, insanların yatırım yapması değildir. İnsanların gelirlerini artırmak, tasarruflarını değerlendirmek ve yaşam standartlarını yükseltmek istemesi son derece doğal bir ekonomik davranıştır.
Asıl mesele, yatırım davranışının bilgi, analiz ve risk yönetiminden kopmasıdır.
İktisat ciddi bir disiplindir. Finansal piyasalarda işlem yapmak ise yalnızca bir uygulama değil, aynı zamanda ekonomik okuryazarlık gerektiren bir süreçtir. Küresel ekonomik gelişmeleri, yerel ekonomik koşulları, para ve maliye politikalarını, siyasal kararların piyasalar üzerindeki etkilerini, şirketlerin mali yapılarını ve yatırım araçlarının taşıdığı riskleri birlikte okuyabilmek gerekir.
Başka bir ifadeyle piyasa okuryazarlığı, ekonomik okuryazarlığın yalnızca bir parçasıdır.
Bugünün yatırımcısı için artık yalnızca “Hangi hisse yükselecek?” sorusu yeterli değildir.
“Bu fiyat neden yükseliyor?”, “Bu yükselişi destekleyen ekonomik temel nedir?”, “Likidite ne durumda?”, “Borçluluk düzeyi nedir?”, “Bu fiyat hareketinin arkasında gerçek bir değer artışı mı, yoksa beklenti ve spekülasyon mu var?” gibi soruların da sorulması gerekir.
Çünkü piyasa, tek değişkenli bir denklem değildir.
Tam da bu nedenle serbest piyasa ekonomisini “ceteris paribus” varsayımıyla açıklamak, gerçek dünyanın tamamını görmeye yetmez. Teori, değişkenleri anlamamızı kolaylaştırır. Fakat gerçek hayat, değişkenleri birbirinden ayırmamıza her zaman izin vermez.
Bir ekonomik kararın arkasında insan vardır.
İnsanın arkasında beklenti vardır.
Beklentinin arkasında bilgi vardır.
Bilginin arkasında ise çoğu zaman siyasal, toplumsal ve küresel gelişmeler bulunur.
Bu nedenle piyasayı yalnızca rakamlardan ibaret görmek, rakamların arkasındaki insanı ve sistemi gözden kaçırmak anlamına gelir.
Devletin ilgili süreçte zamanında aldığı tedbirler de bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. Finansal piyasaların sağlıklı işleyebilmesi için yalnızca yatırımcının değil, düzenleyici kurumların da sorumluluğu vardır. Piyasa mekanizmasının işlerliği ile piyasanın denetimsiz bırakılması aynı şey değildir. Serbest piyasa, kuralsız piyasa demek değildir.
Yatırımcı açısından ise çıkarılması gereken temel ders daha yalındır: Kazanç kadar süreklilik de önemlidir.
“Süreklilik verimliliktir” ilkesi, finansal yatırımlar açısından da göz ardı edilmemelidir. Bir yatırımın kısa sürede yüksek getiri sağlaması kadar, taşıdığı riskin sürdürülebilir olup olmadığı da değerlendirilmelidir. Yüksek getiri beklentisinin beraberinde yüksek risk taşıdığı unutulmamalıdır.
Ayakkabı boyacısı hikâyesine yeniden dönersek…
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:
Piyasa hakkında herkes konuşmaya başladığında, gerçekten herkes piyasayı biliyor mudur?
İktisatçının görevi, bu soruya yalnızca fiyatlara bakarak cevap vermek değildir. Piyasanın arkasındaki ekonomik, toplumsal ve siyasal dinamikleri birlikte okuyabilmektir.
Çünkü ayakkabı boyacısının piyasa hakkında konuşması tek başına bir kriz göstergesi değildir.
Fakat ayakkabı boyacısından profesyonel yatırımcıya kadar herkesin aynı kazanç hikâyesinin peşinden koşmaya başladığı bir ortamda, iktisatçının sorması gereken soru artık “Ne kadar kazanacağız?” değil, “Bu kazanç neye dayanıyor?” sorusudur.
Piyasa, her zaman rakamları söyler.
İktisat ise o rakamların arkasındaki hikâyeyi anlamaya çalışır.