Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close

Doğa Ananın Yarattığı “Empresyonist” Bir Tablodur Antalya

… Ve Akdenizde Sant Yaşam Biçimidir

 

SANATA EVET…

Sanat: İnsan beyninin özelliğindeki

Yaratıcı, buluş, düşünme, süreç yaratma,

Süreç içerisinde deneyimleri algılama

Ve o algılardan sonuç çıkarıp, onu Ürüne

Dönüştürme sürecinin adı. Esasen sanat

Düşünceyi terbiye etmektir. Bunun için

SANAT YAŞAM BİÇİMİNE DÖNÜŞMEK ZORUNDA.”

TAMER LEVENT- Yazar-Yönetmen-Oyuncu-Düşünür.

HAYAL İLE GERÇEK:

Zülfü Livaneli müzikte olağanüstü başarılı olduğu kadar, roman yazmada da bir o kadar ustadır. Romanlarında; okur nereye tutunacağını, zaman ve Mekanda nerede olduğunu bilir. Metnin içinde yalnız değildir. Romanın içerik dokusu çok arı duru, okuru sarmalayan bir biçimdedir. Kurguladığı öykünün bir üst kurmacaya taşıması da çok yaratıcıdır.

MUTLULUK” Romanındaki havada duran ve suya değmeden gezen masalsı dağ/ada kara paçasını şöyle anlatır: “Referanslarını hayattan değil, kitaplardan alan herkes gibi Profesörü de kurmaca Kişilikler, gerçek kişiliklerden daha çok ilgilendirir ve etkilerdi. Profesör teknede bir şafak vakti gözünü açtığında, hayatı boyunca unutamayacağı bir mucizeyle karşılaştı: Karşısında koni biçimli bir ada vardı ve ada gökyüzüne doğru yükseliyordu. Tuhaf olan ise kaya parçası gibi görünen adanın denize hiç dokunmamasıydı. Boşlukta duruyordu ada; tanrısal bir güç onu havada tutuyordu. Ancak Rene’ Magritte’in tablolarında görülebilecek bir şeydi bu: Onun o büyülü, eşyanın boyutunu ve duruşunu değiştiren, yer çekimini hiçe sayan dehasının yaratabileceği bir nesneydi.” (Mutluluk-Ömer Zülfü Livaneli-Remzi Kitapevi)

Yazarın kurguladığı bu olay bakın batı Akdeniz’in bu şiirsel beldesinde gerçek bir görsellik şölenine nasıl dönüşüyor?..  Battal ebru sanatındaki üç renk gibi içe içe geçmiş; edebiyat-sinema ve dağları dans eden masalsı şehir Antalya mevsimden mevsime geçişlerde, Claude  Monet başta olmak üzere tüm Empresyonist/izlenimci ressamların; “bir birinden ayrı, tek tek fırça vuruşlarıyla ve saf prizmatik renkleri kullanma tekniğiyle açık havada, ışığın değişen renklerini ve etkilerini yakalayarak, bunu canlılıkla, doğaya yakınlıkla ve yoğunlukla tablolarına yansıtmaları gibi, ışık, çiğ taneleri, esinti, tazelik ve çiçek, dünya yaratılalı beri ne bir ağacın iki yaprağı, ne ayrı ayrı iki günün her biri ne de iki saatin her biri birbirinin aynı olmamıştır. Doğanın bu gerçek ürünleri gibi sanatın ürünleri de birbirinden tamamen farklıdır.” (Maurice Serullaz –Empresyonizm sanat ansiklopedisi- Remzi Kitapevi-çeviri: Devrim Erbil)

İşte tam da Antalya gerçekten doğa ananın yarattığı empresyonist bir tablodur bilinçli bakan gözlerde.

Körfezin Turkuaz rengi suları meltem esintisiyle hareketlenir. İpeksi bir tül gibi sis perdesi koca dağın yamacına doğru helezoni dönüşlerle azametli gövdeyi nazlı dişil kollarıyla usul usul sarar. Tanrılar dağı tahtalıdan esen yel akçıl bir bulutu getirir dağın doruğunda sis perdesiyle alacalı albenili giysi diker ulu dağın bedenine. Ancak bu “Hayatı Kitaplar Kadar Algıladım”. Bir kurmaca değil. Kainatın varoluşunda gezegenimiz şekillenirken “doğa ana” ormanların, denizlerin ve dağların en nadide olanlarından ve de eşi benzeri olmayan güzellikte narenciye, yasemin, lavanta kokulu bahçelerle, batı Akdeniz’in her bir santimetrekaresine tohum olarak serpti. Ve Şairlere müzisyenlere ilham veren narenciye, yasemin kokulu, buz mavisi, turkuaz türevi bin bir ışıltılı körfeziyle en bezgin ruh hallerine derman bir mekan olarak gerçekten dağları dans eden şehir Antalya’yı yarattı.

Antalya Büyük Şehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı, Konyaaltı sahili parkta varyant meydanında “Sahilde Sinema var” etkinliği bu yaz da Antalyalılarla buluşacak. (www.antalyabugün.com.tr) haberi gittikçe kaybolan yazlık sinemaları aynı zaman da; Türk sinemasının problematiğini gündeme getirdi. Yeni nesil kuşağın gerçeklere daha yönelik zihniyetin oldukça gerisindedir yazlık sinemaları.  

Ancak, bu haber: 1950-60-70’li yıllarda yazlık sinema keyfini yaşamışları heyecanlandırdığı mutlu kıldığı kesin. Bu eski zaman sinemaları hele bir de taşra kasabalarında büyük çınar ağaçlarının gölgelediği, yanı başında bir derede akan suyun serinlettiği yaz akşamlarında, koca dağın ardından doğan mehtap ile perde üzerindeki masalsı ışıltı bir olunca;  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirsel dünyasına benzer bir üst kurmaca öyküye dönüşürdü zaman ve mekan… Seyredenin algı yönetiminde soyut ve somut kavramlar iç içe geçer. En aklı başında bir delikanlının kendini bir şairle özdeşleştirmesi gelip geçici bir algı olurdu.

Ömrün gecesinde sükun, aydınlık

Boşanan bir seldi avuçlarından

Bir masal meyvası gibi paylaştık

Mehtabı kırılmış dal uçlarından.”  Mısraları “taşra aydını” delikanlının bakışlarında göz göze geldiği ahu gözlü cerene bir arzuhal olurdu. Esasen Anadolu’nun kasaba ve kasaba irisi muhafazakar şehirlerde; sosyalleşme yerleriydi yazlık sinemalar. Akdeniz akşamlarında Antalya’da Konyaaltı körfezinde, deniz, dağ, orman üçlü sarmalında; doğa ananın yönetmenliğini yaptığı doyumsuz illüzyonist görüntüler ile kul yapısı sinemanın bir arada seyri nasıl olur acaba merak edilmez mi?

Dağları dans eden şehir Antalya;MUTLULUK” romanındaki denizde boşlukta Sallanan kurmaca ada bu belde de bir gerçektir. Bir ihtimal, yazar müzenin karşısındaki falez üstü seyirlikte; körfezde meltemin kollarında ipeksi sis perdesini giyinen dağların akçıl bulutla buluşmalarına şahit oldu da gerçek hikaye içinde bir masal hikaye kurguladı. Sanat dünyasında:  Filiz OTYAM’ ın, bir fotoğraf Sergisinde de buna benzer kareleri görmüş olanlar bunun bir kurmaca olmadığını hatırlayacaklardır. Mevsimden mevsime geçişlerde; neden ve niçin doğanın bu düşsel bir sinema filmine dönüştüğünü; seyirliğin baş aktör ve aktrisleri meltem, su, nem ve çıplak dağ olduğunu bilirler. Demem odur ki doğanın sunduğu muhteşem büyülü Antalya’da bu doğa olayının keyfini yaşarken; Antalya Büyükşehir Belediyesi Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı’nın Türk sinema sanatına olan katkılarını okumak ve öğrenmekte çok keyiflidir, tam da koyu gölgeli bir ağacın altında bergamut kokulu çaydan içerken….

Leyla Özalp/Seni Seviyorum sinema kitabında: LUIS BUNUEL’ den bir alıntıyı paylaşmış;  kendini ortaya koymayan bir akıl, nasıl tam bir akıl sayılmazsa, belleksiz yaşam da yaşam sayılmaz. Belleğimiz bizim uyumumuz, varlık nedenimiz, davranışlarımız ve duygularımızdır. Onsuz bir hiçiz.

Film çekimlerinde, “stop” sesinden sonra “iki öykü tamamlanmış olur.” Negatif kaydedilmiş filmin öyküsü ile perdede seyirciyle buluşan ve seyredenin zihinsel donanımında kaydedilen “yaratıcıların öyküsü” yani senarist, oyuncu, yönetmen ve ekibinin anılarında, sinema tarihinin çekilmemiş filmleri olarak kalır diyor. Hiç şüphesiz ki seyircinin de benliğinde kayda değer bir iz bırakır ki, “yaratıcı ekip” te, aktör ile aktrisi ya da kasıtlı bir ideolojiyi seyredenin belleğinde bir algı operasyonu yaratma çabasını hangi güç silebilir.

Sinemanın gövdesi, yazım.

Usu, yönetmen.

Kalbi, oyuncu.

Başka yorum yok.

Bu denklemin içinden

Hadi gel, çık çıkabilirsen.” (Fikret Hakan- Türk Sinema Tarihi)

Sinemaya emek vermiş büyük aktör bir büyük eser “Türk Sinema Tarihi” kitabında yazdığı şiirinde sinemamızın yaşadığı sorunları çözmenin üç anahtarını da veriyor. Türk Sinemasında “yazım-yönetmen-oyuncu” Bu denklemin anahtar kelimelerin açınımı ise;

Prof. Dr. Oğuz ADANIR/Türk Sineması Üzerine düşünceler kitabında:  Gerçeklerden Kaçamayız/Makalesinde; “Türkiye’de sinemanın dünya çapında ürünler vermemesi için hiçbir neden görmüyorum, ancak bu işin bu sinemacılar aracılığıyla gerçekleşebilmesinin oldukça güç olacağını düşünüyorum. Gerçeklerden kaçmak, geleceği biçimlendirme ve yaratma şansını reddetmek demektir. Türkiye’de sinemayı seven, hem de çok seven milyonlarca insan, bu ülke sinemasının nasıl olup da evrensel standartlara uygun bir düzeye gelemediği sorusunu birbirlerine sorup durmaktadırlar. Ne yazık ki Türkiye’de üretilen filmler, dünya pazarında kendilerine sürekli bir yer edinemeyerek bu soruya olumsuz bir yanıt vermiş bulunuyorlar. Ne teknik, ne içerik ne de yaratıcılık açısından belli bir düzeye sahip standart bir film üretiminin koşulları yaratılmadığından kendisi de yaratılamamıştır. Ancak meraklı ya da meraksız seyircilerle, bu sanatla ilgilenen insanların büyük bir çoğunluğu 1960’lı yıllardan bu yana bu sorunu şu nedenlere bağlamışlardır. Önce sansür, Türkiye’de sinemanın gelişmesini engelliyor demişlerdir. (oysa Visconti ve Carne’ gibi yönetmenler 1940’lı yılların başında Faşist ve Nazi sansürüne rağmen yine de onları aşıp geçebilen filmler yapmışlardır.)

Teknoloji yetersiz ,siyah beyaz televizyon, video, renkli televizyon, şimdi de paralı televizyonla Amerikan sineması gibi sebepler.Türkiye’de sinemanın gelişmesini engelleyen temel nedenler olarak sıralanmaktadırlar. Her nedense hemen ilk şikayet yıllarından bu yana, bu ülkede sinemayla ilgilenen insanlar, bu başarısızlığın sorumluluğunu – belki bir iki istisnai durum dışında hemen kendi üstlerine almaktan hep kaçmışlardır. Kabahat hep onların dışındaki bir takım nedenler ya da olaylara aittir. Hatta onlar bütün engellemeler ve saldırılara karşın kahramanca film üretmeyi sürdürmüşlerdir! İnatla film çevirmişlerdir, inatla seyirci yitirmişlerdir. Charlie Chaplin gibi bir sesiz sinema dönemi dâhisi bile ne zaman durması gerektiğini bilmişken, Türkiye’de sinema yapan insanlar bunu hala öğrenememiş gibidirler! Hatta daha da ileri giderek aralarından kimileri seyirciyi suçlamış ve yapılan pek çok tartışmada neredeyse seyirciyi Türkiye’de sinemanın gerilemesinin en önemli nedeni gibi göstermeye çalışmışlardır. Hemen hiç kimse ben kötü film yapıyorum, dolayısıyla seyirci filmime bu yüzden gelmiyor gibi alçak gönüllü bir düşünceyi kabul edememektedir.” Türk sinemasının en yetkili eleştirmenlerinden biri olan;

 Atilla Dorsay/Türk Sineması 1995: Yarı karamsar, Yarı İyimser Bir Bakış Denemesi: makalesinde düşüncesine bakalım. “Türk sineması… İstinasız hepimizin en yakın ve sıcak anılarıyla iç içe, yaşamımızın, kimi en güzel anlarına eşlik etmiş, çocukluğumuzun, gençliğimizin, aşklarımızın ve bunalımlarımızın kimi zaman en yakın sırdaşı olmuş bir sanat, popüler kültürümüzün 20. Yüzyıl içindeki en anlamlı ve en görkemli dışa vurum alanı. Hayatımızın bir döneminde şu veya bu biçimde izlediği, etkilendiği ve yaşamıyla birleştirdiği bir düş alemi… Ama yine hepimizin hayatımızın farklı bir döneminde, mutlaka şu veya bu biçimde küçümsediği, alay ettiği, hatta yok saydığı, aşağıladığı bir kitle uğraşı…” Türk sinema, tiyatro sanatlarının tarihini okumadan sağlıklı bilgiler edinmeden yanlış bir kanı kompleksinden kurtulamayız.

Muhsin Ertuğrul Sineması: “Fakir varlığımızla yokluğa ilanı harp ettik, mücadele açtık. Artist yoktu, yaptık. Kadın yoktu, bulduk. Laboratuvar yoktu, kurduk. Makine yoktu, aldık. Senaryo yoktu, yazdık. Ama fena artist, ama çirkin kadın, ama iptidai Laboratuvar, ama ucuz makine, ama fakir senaryo, böylece filme başladık.” (Muhsin  Ertuğrul-dergipark.org.tr/sevims@bilkent.edu.tr-)

Türk sineması böyle bir durumda iken, 2. Venedik film festivalinde, Muhsin Ertuğrul-Nazım Hikmet ikilisinin çektiği Leblebici Horhor Ağa filmi ilk uluslararası onur madalyasını alıyor. Bir Millet Uyanıyor’ da, “Bedia Muvahhit- Ferdi Tayfur”- Aysel Bataklı Damın Kızın’ da, “Cahide Sonku- Talat Artemel”- Kahveci Güzeli’nde, “Nezihe Becerikli- Talat Artemel”- Şehvet Kurban’ında “Cahide Sonku – Muhsin Ertuğrul”- Vedat Ar’ın yönettiği Üçüncü Selim’in Gözdesi’ nde, “Perihan Altındağ- Münir Selçuk”  ve daha nice baş  yapıt sayılabilecek filmler Türk Sinemasına kazandıran, Muhsin Ertuğrul aynı zamanda “Yönetmen filmi” dönemine de öncülük etmiş,  Nejat Saydamın yönettiği Kalpaklılar’ da, “Sadri Alışık”- Memduh Ün’ün yönettiği Üç Arkadaş’ ta, “Salih Tozan-Semih Serezli- Fikret Hakan- Muhterem Nur”- Halit Refiğ’in yönettiği Haremde Dört Kadın’da “Nilüfer Aydan-Devlet Devrim-Ayfer Feray-Pervin Par” Metin Erksan’ın yönettiği “ Sevmek Zamanı’ da, “Sema Özcan- Müşfik Kenter”- Atıf Yılmaz’ın yönettiği Ah Güzel İstanbul’da, “ Ayla Algan- Sadri Alışık”- Yavuz Turgul’ un, yönettiği Muhsin Bey’ de, “Şener Şen- Uğur Yücel”- Yılmaz Güney’in yönettiği filmler… (Rekin Teksoy’un SİNEMA TARİHİ)  ve Türk Sinema tarihinin en büyük Yönetmenlerin başında gelen Lütfi Ömer Akad’ın sinemasına artık konulan ad Yönetmen sinemasıdır ki buna sivil sinema dönemi diyenler de vardır.

Prof. Dr. Jur. Alim Şerif. Onaran/Lütfi Ömer Akada’ ın Sineması kitabında:  Akad: “İnsan kendi insanını tanımazsa dünya insanını nasıl tanıyabilir” diyordu bir söyleşisinde. Bugün hala tartışılan göç sorunsalını gerçekçi sinema diliyle anlattığı “Gelin-Diyet-Düğün” Sanat yapıtı filmleri sosyolojik birer belge niteliğindedir. Kitabın yazarı;  Onaran Hocamız da bir sinema tutkunudur. “Akad ustayı filmleriyle, senaryolarıyla, sinema dili, ilişkileri/beğenileri, sinema –edebiyat ilişkileri, bir dönem oldukça güncel olan bir tartışmaya ışık tutacak “Ulusal Sinema” yaklaşımı ve Akad’ın başka sinemacılar üzerine etkilerini içeren bölümlerle, bakışımıza sunuyor.” Agah Özgüç, söz konusu kitabın “Giriş” yazısında Prof. Dr. Alim Şerif Onaran hocanın bir saptamasına vurgu yapıyor. Bizce sinemamızın önemli kişilerinden dördü, en çok üzerlerinde durulmaya değer. Bunlar Muhsin Ertuğrul, Lütfi Ömer Akad, Metin Erksan ve Yılmaz Güney’dir.”  Çok doğru bir yolda gelişim gösteren bu önemli sanat dalı neden bu kadar geriledi. Ve hatta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Sinema, dizi, tiyatro, sanat ve kültür alanında; yazar, yönetmen, oyuncu ve düşünür Tamer LEVENT:

 “EKOTÜRK”- Televizyon programında: Ali Değirmenci ile yaptığı söyleşide: Genel olarak sanatta iyi ürün verebilmek için toplumun da talebi olması lazım diyor ve ekliyor. “Aslında sanat: insan beyninin özelliğindeki yaratıcı, buluş, düşünme, yaratma deneyimleri algılama ve algılamalardan sonuç çıkarıp onu ürüne dönüştürmenin adıdır. Sanat düşünceyi terbiye etmek anlamına geliyor. Beyin biliminin gelişmesiyle yapay zeka gelişti. Yapay zekanın marifetlerinde beynin bir ürünü yaratma edinimi gelişti.” Bu anlamda artık sanatta da müthiş bir değişim ve dönüşümün tam ortasındayız. Dijital bir dünyayı yaşıyoruz. Bu durumda sanat nereye eviriliyor? Soruya; “Türkiye’de ya da Ortadoğu’da sanat; resim, tiyatro, müzik, heykel, mimarlık gibi uğraşların kod adıdır. Halbuki sanat başlı başına bir kavram kendi içinde çıktığı günden beri kendi içinde bir devinimi var. Dünya artık çok hızlı her on senede değişim yaşarken sanat kavramında da bir değişim göstermesi gerekir. Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi? Ömrünü yitirmiş bir tartışma ile vakit kaybetmenin artık anlamı yoktur. Sanat tabii ki yaşam için, bütünsel düşünme sistemlerin bir ürünü olmalı. Amin Maalouf: ‘Ortadoğu insanı çok üzülen ama iş yapmayan insan türü’ diyor, çok üzülüyoruz. Bağırıyoruz çağırıyoruz ama bir şey yapmıyoruz.” Dünyanın değişim ve dönüşümle birlikte kendilerini değişimin bir parçası şekilde algılayan toplumların “Sinema Dili, Tarihi ve Kuramı” üzerine yazılmış kitaplar da Tamer Levent’ hocanın söylemleriyle bire bir örtüşüyor.

JAMES MONACO/ BİR FİLM NASIL OKUNUR? Monaco sinemaya, filme birçok farklı noktadan bakıyor, sanat ve zanaat, duyarlık ve bilim, gelenek ve teknoloji. Filmin roman, resim, fotoğraf, televizyon hatta müzik gibi diğer anlatı ortamlarıyla olan yakın ilişkisi ve en önemlisi bir filmin ne olduğunu en iyi nasıl ayırt edebileceğimizi anlamak için gerekli unsurları tartışıyor. Bu da Tamer Levent’in sanat ile terbiye edilmiş bir beynin, bütünsel, sistematik düşünme ile sanatın artık 21. Yüzyılda değişim ve dönüşüme uğramış yeni bir kavram üzerinde düşünmek ve anlamakla mümkün olur. Sanat olarak film, dizi, tiyatro, resim, fotoğraf, müzik bütün bunlar gelişmiş teknolojinin ürünü olarak inceleyen Monaco: “Her şey bit ve baytlardan ibaret değil mi? Kimya ve tüm o tuhaf mekanik cihazlar da neyin nesi? Her şey bilgisayarda olup bitmiyor mu? Sanatlara toplumun politika, felsefe ve ekonomisinin yanı sıra kullanılan teknoloji de şekil verir.”  Tamer Levent hocanın ‘sanatla terbiye edilmiş beyin’ “Dilin gücü, gösterenle gösterilen arasındaki farktadır; filmin gücüyse bunların arasında fark olmamasından gelir. Ancak film bir dil gibidir. Peki O halde yaptığı şeyi nasıl yapar? Filmin ne olduğuyla mı daha çok ilgileniyoruz, yoksa bizi nasıl etkilediğiyle mi? Bir başka değişle biçimle mi, işlevle mi? Ve en önemlisi, filmin ötesinde, medyanın ötesinde gerçekliğin bir izinin halen bulunduğunu hatırlamamız gerekir.” Dünyadaki değişim kervanı hız kesmeden bilinmeyen olası dünyaları keşfetmeyi amaçlarken toplum olarak kervandan kopmanın neye mal olacağından haberdarız.

 

Bütün mesele Büyük önder Atatürk’ün erken Cumhuriyet döneminde amaçladığı “Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak”  hedefinden şaşmadan yola devam etmekle olur. Ve sanatta çağı yakalamadan bunun gerçekleşmeyeceğinin farkında olmak.

KAYNAK:

1-Ömer Zülfü LİVANELİ/MUTLULUK- Remzi Kitapevi

2-Ahmet Hamdi TANPINAR/ ŞİİRLER

Yapı Kredi Yayınları-1.Baskı-Aralık 1999

3-Leyla ÖZALP/SENİ SEVİYORUMSİNEMA

Remzi Kitapevi-1.Baskı Nisan 2003

4-Fikret HAKAN/TÜRK SİNEMA TARİHİ

İnkılap Kitapevi-1.Baskı 2008-Konsept Tasarım. Editör Şafak BARIŞ

5-TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Hazırlayan/Süleyma’ Murat DİNÇER-Doruk Yayımcılık 1.Baskı 1996

6-Seçkin SEVİM/MUHSİN ERTUĞRUL/dergipark-sevims@bilkentedu.tr

7-Rekin TEKSOY’UN/SİNEMA TARİHİ-(Dünya Sinema Tarihi)

Oğlak Yayımcılık ve reklamcılık Ltd.Şti 1. Baskı 2005

8-Prof. Dr. Jur. Alim Şerif ONARAN/Lütfü Ömer AKAD’IN SİNEMASI

ALTIN PORTAKAL KÜLTÜR VE SANAT VAKFI YAYINLARI-1. Baskı 2001

9-Tamer LEVENT/SANATA EVET- EKOTÜRK- Ali DEĞİRMENCİ/Yeni Dünya Düzeni

10-James MONACO/BİR FİLM NASIL OKUNUR/Sinema Dili, Tarihi ve kuramı

Çeviren: Tufan GÖBEKÇİN-Alfa Basım Yayım Dağtım-1. Baskı Nisan 2021

 

MAKALE Yorumları

ALİ TUR
DEVRAN
mail_outline : turbey9086@gmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

27.07.2021

Okunma Sayısı

103052

Makaleyi Paylaş