YAŞAMAK ZAMANI

Aksu Köy Enstitüsü - 8

Önca Özlemden Sonra

 

dikkat ettiniz mi hiç

meyve vermeyen ağaçlar

daha gür olur nedense.

 

ense göbek mi dediniz

ne Atatürk’te vardı

ne de İsmet İnönü’de.

H.E.

 

1953-1954 eğitim yılı bitmek üzereydi. Aylardan mayıs… Aksu Köy Enstitüsü 1. sınıf öğrencisi Hüseyin Erkan, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın ilginç gösterilerle kutlanışını görüyordu ilk kez, Antalya Stadyumu’nda.

Antalya Lisesi’nin, Antalya Kız Enstitüsü’nün gösterileri de güzeldi ama beden eğitimi öğretmenimiz Osman Aybastı’nın gözetiminde Aksu Köy Enstitüsü’nün yaptığı çok değişik ve muhteşem gösteriler daha bir güzeldi.

Bunu yalnız ben değil, stadyumu dolduran Antalyalıların sürekli alkışları da öyle söylüyordu.

Antalya... Mayısla birlikte sıcaklar da başlamıştı. Ceketleri atmıştık çoktan, uzun kollu gömlekleri de…

19 Mayıs’tan sonra bir hafta daha ders vardı. Sonra yaz tatili…

Oh be! Köyüme gidecektim artık. Nasıl da özlemiştim annemi, babamı, kardeşlerimi, ninemi… Keçilerimizi, eşeğimizi, ineğimizi… Ya o iyi huylu siyah beyaz kedimizi!..

Arkadaşlarımı, komşularımı, öğretmenlerimi…

Evimizin önünde gece gündüz şırıl şırıl akan çeşmeden tutun da köyümüzü dört bir yandan çevreleyen Tepedağ, Ayıntıras, Tarsus, Yalı ve Kale dağlarını…

Tek tek saymaya gerek yok; gözümde tütüyordu artık köyümüzün her yeri ve her şeyi.

“Bağ, bahçe özlenir de dağ da özlenir mi?” diyeceksiniz. Ben dünyaya gözümü açtığımda bağ ve bahçeden önce o dağları görmüşüm arkadaş! On bir yıl sabah kalkar kalkmaz o dağlarla haşır neşir olmuşum. Güneş ve ay, on bir yıl boyunca o dağlardan doğmuş, o dağlardan batmış.

Eteklerinde oğlak gütmüş, sığır otlatmışım. “Bu dağların arkalarında ne var?” diye nice hayaller kurmuşum. Bırakın o günjerin12 yaşındaki beni, şu anda bile köyüm deyince, o dağlar gelir aklıma önce.

Babamdan son aldığım mektupta, Manavgat’a geldiğini, pazarlara çıkarak ayakkabı tamir ettiğini yazıyor; “Okul tatil olunca Manavgat’a gel; birlikte döneriz köye” diyordu.

Daha önceleri seyyar çerçicilik yapan dayılarım Kemal Koca ve Kerim Koca, birkaç yıl önce, birikimlerini birleştirip ortak bir manifatura dükkânı açmışlardı Manavgat’ta. Ayrıca, daha önce İbradı’da görev yapan Medine Teyze’min eşi Ali Durmaz eniştem de Manavgat PTT’sinde telgraf memuruydu.

Ah şu mayıs sonu bir geliverse de okullar tatil olsa! Aldım mıydı, babamın kendi elleriyle yaptığı tahta bavulumu elime, atladım mıydı Aksu’dan geçen Manavgat ya da Alanya otobüslerinden birine, en geç iki, iki buçuk saat sonra Manavgat’ta olurdum.

O gece orda kalsam bile, ertesi gün babamla birlikte atladık mıydı otobüse, üç saat sonra Akseki’de… Ne kalıyordu geriye?

20 kilometre yürümek…

Bir yıl önce bile yürüdüm ben o yolu. Birkaç kez hem de… Şimdi mi yürüyemeyecektim?

Evdeki hesabın çarşıya uymadığı gibi, okulda yaptığım hesap da Manavgat’a uyacak mıydı bakalım.

Ve işte Mayıs’ın sonu… Okullar tatil…

Güzel, güzel de… Karne verilmedi bize yine. Müdür yardımcısı gelip notlarımızı da okumadı bu kez.

Ne bileceğiz, ne olduğumuzu?

“Siz gidin şimdi köyünüze. Durumunuz yazılı olarak bildirilecek velinize.” dendi.

Emir yüksek yerden gelince, boynumuz da kıldan ince…

Tamam, tamam da… Soranlara ne diyecektim?

“Sınıfımı geçtim” de diyemezdim; “sınıfta kaldım” ya da “bütünlemeye kaldım” da…

Bütünlemeye kalmak yerine, “ikmale kalmak” denirdi o yıllarda.

Fazlaca kafamı yormadan bu sorularla, atladım gün geçirmeden Manavgat’a giden bir

otobüse.

Yaklaşık iki saat sonra, ailemden ilk kez babamı görecektim. Sekiz ay neyse de, şu iki saat geçmek bilmiyordu nedense.

Serik ilçesine varınca yarılanmış demekti yolum. Her geçen saniye, okuldan uzaklaştırıp babama yaklaştırıyordu beni otobüs.

Babamla nerde, nasıl karşılaşacağımı düşleyip dururken uyuyakalmışım. Sert bir firenle uyandığımda Manavgat’a girmek üzereydi otobüsümüz.

Köyümüzün yakınından, dağların arasında derin bir vadiden deli deli, gürül gürül akıp giden Manavgat Irmağı, Manavgat’ın ortasından sessiz ve sakince akıyordu.

Irmak üzerindeki o güzelim çelik köprüyü geçer geçmez, ayağa kalkıp, “inecek var” diye seslendim hemen.

Beş, on metre sonra durdu otobüs. Muavin de benimle birlikte inip gösterdiğim bavulumu çıkarıp verdi bagajdan.

Dayılarımın dükkânı karşımdaydı işte. “Koca Manifatura” diye yazıyor üstünde. Köprü ve ırmağa ben diyeyim 40, siz deyin 50 metre…

Elimde bavulumla girince dükkâna, güler yüzle karşıladı dayılarım. Var olan birkaç müşterinin işini gördükten sonra ilgilendiler benimle.

Sorup soruşturdular, yeni bir müşteri girene kadar kapıdan.

Şimdi düşünüyorum da, yalnızca babamın ailesinden değil, dayılarımın Hacıveliler’in Koca ailesinden de bir tek bendim; Aksu Köy Enstitüsü’nde okuyan.

 Son müşteri de çıkınca, babamı sordum hemen. “Şu karşıki caddenin üzerinde, ayakkabı tâmir ediyor baban. İstersen yürü biraz. Karşılaşırsın mutlaka!” dediler.

Durur muyum? Kalktım oyalanmadan. Sağa sola bakarak yürüdüm; beş, on dakika kadar. Evet, kuytu bir yerde, işte karşımdaydı babam. Önünde örs, üstünde eskice bir ayakkabı, elinde çekiç… Tabanı eskimiş o ayakkabıya pençe atmakla meşguldü.

İşine öylesine kaptırırdı ki kendini, dünya yıkılsa duymazdı. Nerden görecekti ki beni? Seyredip uzaktan biraz, gözlerimle birçok fotoğrafını çekip yerleştirdim beynime.

Daha fazla dayanamayıp vardım yanına. “Kolay gelsin baba!” dememle birlikte, kaldırdı başını işinden hemen.

Göz göze gelince, fırlayıp kalktı yerinden.

Kucaklayıp bağrına bastı sıkıca. O da duygulanmıştı, ben de…

“Gel, gel! Otur bakayım şöyle.” deyip bir yer ayarlayıverdi yanında hemen.

Ağlamaklıydı sesi. Dokunsan boşanacak. O heyecan içinde unutmayayım mı elini öpmeyi?

Bu yanlışım ve gafletimle o güzel babanın tatlı sevincine acı karıştırmışım da haberim yokmuş meğer.

İçine dert olmuş da anneme söylemiş bunu. Öğrenince çok üzüldüm. Öyle bir yanlışlık yapmamak için bir daha, her geliş gidişimde elini öptüm önce, ışıklar içinde yatası babamın.

 

Yayın Tarihi
21.06.2022

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!